Yazan: Sahhafçı Temmuz 6, 2007

Yüzlerce yıl boyunca, Çin’den Kuzey Afrika’ya uzanan ve Çin, Çin Hindi, Hindistan, İran, Irak, Türkiye, Suriye ve Mısır’ı kapsayan bir alanda anlatılan Binbir Gece Masalları, ilk kez Antoine Galland tarafından düzenlenip Fransızcaya çevrilerek (1704-17, 12 cilt) dünyaya tanıtıldı. Bugüne kadar bellibaşlı bütün dillere çevrilen bu masallar, Galland’dan çok daha öncesinden başlayarak, edebiyattan müziğe, sinemedan baleye kadar bütün alanlarda pek çok sanatçıyı derinliğine etkiledi, defalarca işlendi, yeniden yorumlandı, taklit edildi.
Alim Şerif Onaran (1921-2000), Binbir Gece Masalları’nı ilk kez tam metin halinde dilimize kazandırdı. Orhan Pamuk, gözden geçirilmiş bu yeni basım için bir sunuş yazdı. Size kalan sadece “Açıl susam açıl!” demek…

Yazı kategorisi: Anlatı, Öykü | » yorum bırak;
Yazan: Sahhafçı Temmuz 6, 2007

Bir Hitit Destanı
Anadolu’daki ilk büyük devlet: Hititler.
Yeryüzündeki ilk büyük savaş: Kadeş.
Kadeş’e giden sevgilisini 3 300 yıldır bekleyen Hititli bir kadın: Ninatta.
Yarıda kalan bir sevda: Ninatta ve Nuvanza…
Günümüzden 3300 yıl önce yapılan bir savaştır Kadeş ve iki büyük uygarlığı Mısırlılar ile Hititleri karşı karşıya getirir. Savaş sonrasında yapılan anlaşma ise tarihe bir ilk olarak geçer. Dünya çok uzun yıllar Kadeş Savaşı’nı Mısır kaynaklarından elde edilen bilgilere göre değerlendirdi. Daha sonra elde edilen bulgular tarihin bile yanılabileceğini gösterdi. Örneğin Mısırlılar tabletlerinde savaşı kazandıklarını yazmalarına rağmen, uğrunda savaşılan bugünkü Suriye topraklarının savaş sonrasında hâlâ Hititlerin elinde olduğunu öğrendik.
“Ninatta’nın Bileziği”nde ise tarihin ötesinden savaşın kederiyle örtülü bir kadın sesi ulaşıyor bize ve ölümsüz sevdasının öyküsünü taşıyor bugüne. Ninatta, sonsuz bir aşkı anlatırken Hitit dualarını, Hitit büyülerini, Hitit-Mısır yazışmalarını da aktarıyor ve okuru zevkli bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.
“Ninatta’nın Bileziği”, Türk polisiye edebiyatının usta ismi Ahmet Ümit’in kaleminden, “Patasana”dan sonra Hititler üzerine yine çarpıcı bir epik roman.

Yazı kategorisi: Anlatı | » yorum bırak;
Yazan: Sahhafçı Temmuz 6, 2007

Günümüz Türkiye’sinin içinden bıçak gibi geçen bu romanda üç kişiyle tanışıyoruz.
Van gölü kıyısındaki kasabada, tecavüze uğramış olan on yedi yaşındaki Meryem, evlerinin ‘izbe’ denilen ambarına kilitlenmiş durumda yazgısını düşünmektedir. İstanbul’un tanınmış profesörlerinden Harvard mezunu ve varlıklı İrfan Kurudal, Boğaz’a bakan evinde yaşamını kökten değiştirme planları yapmaktadır.
Cemal ise Gabar dağlarında PKK takibinde, ateş altındadır.
Yaşam bu üç kişinin yolunu garip bir raslantıyla birleştirir ve birbirlerinin ruh fırtınalarını daha yakından tanırlar.
Mutluluk hem bir dönem romanı; hem kentiyle kasabasıyla, İstanbul’u ve Ege’siyle bugünkü Türkiye’nin tanığı, hem de anlattığı kişilerin psikolojik derinliklerine ulaşan bir başyapıt.
Meryem’i, İrfan’ı ve Cemal’i hiçbir zaman unutmayacaksınız.

Yazı kategorisi: Anlatı | » yorum bırak;
Yazan: Sahhafçı Temmuz 6, 2007

Her şey, kitaba adını veren ilk öykünün yazılmasıyla başladı. Öyküyü tamamladığımda daha önce başıma gelmeyen garip bir huzursuzluk yaşadım. Öykü bitmişti, ama benim iç hesaplaşmam bitmemişti. Kahramanlarıma haksızlık ettiğimi, onları orta yerde bıraktığımı düşünüyor; Mine, Sedat ve Tamer’in yaşadıkları parçalanıştan sonra ne yaptıklarını, iki çocukluk arkadaşının aradan geçen yıllarda nasıl bu denli değişebileceğini merak ediyordum. Bir süre sonra, yeni bir öykü yazmak için masaya oturduğumda, kağıdın üzerinde kahramanlarımın çocuklarıyla karşılaştım. Beni, geçmişleri araştırmaya onlar zorladı. Sedat ile Tamer arasında eşcinsel bir ilişki var mıydı, müsveddeye benzetilen bir yaşam temize çekilebilir miydi, Mine’nin inandığı gibi ihanetin ilacı karşı ihanet miydi gerçekten? Bu sorulara yanıt ararken, kahramanlarımın değişik dönemlerini anlattığım bir dizi öykü çıktı ortaya. Her biri tek başına da okunabilen öyküler; tıpkı yap-boz parçaları gibi bellli ipuçlarıyla birbirlerine bağlandılar. Bu açıdan, aslında bir öyküler toplamı olan Ten Yükü’ ne dikkatli okura karışık sunulmuş bir roman gözüyle de bakılabilir. Her ne kadar, parçaların yanlış yerleştirilmesinin, farklı okumalara açık bir kurguya sahip olan kitabın özünü zedelemeyeceğine inanıyorsam da, gönlüm, okurun Ten Yükü’ne kırılacak bir eşya duyarlılığıyla yaklaşmasından, doğru tabloyu oluşturabilmesinden yana…
Yap-boz oynadınız mı? Kimilerine çocuk oyunu gibi gelir, ancak sanıldığı kadar kolay değildir. Her birinin anlamı ayrı, renk renk parçaları birleştire birleştire bir bütüne ulaşıyorsunuz. Elde ettiğiniz; düş dünyanızı varsıllaştırarak anlamlı resimlerden yalnızca biri. UYKUSUZ GECE DÜŞLERİ’nin yazarı Atilla ŞENKON, tıpkı bu oyundaki gibi parçaları koyuyor önünüze. Her biri yaşamın bir kesitinden, renk renk, anlamlı… Her biri, her okuru ayrı algılama alanlarına çekiyor. Sayfalar ilerledikçe düşsellikten sıyrılıyor parçacıklar. Birleşiyor, birleşiyor…
Sonunda TEN YÜKÜ’nü tutuyorsunuz elinizde. Yaşamı anlamlı kılan ne varsa, onlar TEN YÜKÜ’nde bütünleşerek kuşatıyor sizi. Salt kitapla değil, Atilla ŞENKON’un düşsel dünyasıyla da bütünleşerek, kocaman bir tablonuın içinde buluyorsunuz kendinizi.

Yazı kategorisi: Anlatı | » yorum bırak;